Émile Zola’nın orta dönem öyküleri: İlişkiler, burjuvazi, aylaklık

Ezgi Nur Şahin

Türkçeye ilk defa çevrilen bu altı öykü çoğu zaman evlilik ekseninde kadın-erkek ilişkileri, burjuvazi ahlakı, aylaklık gibi temaları odağına alarak gerçekçi bir bakış açısıyla toplumsal yapıyı irdelemekte.

Natüralist akımın öncüsü olarak hacimli romanlarıyla tanıdığımız Émile Zola, asıl üslubunu önce öyküden uzun öyküye, sonra uzun öyküden romana giden bir süreçte yakalamıştır. Bu yazın sürecinde onun bilim insanı titizliğiyle kaleme aldığı klasikleşen eserlerinin yanı sıra gazete ve dergilerde yayımladığı uzunlu kısalı metinler de göze çarpar. Bu metinler natüralizmden ziyade gerçekçi bir bakış açısını yansıtırken kronolojiyi göz ardı ettiğimizde “orta dönem” denilebilecek bir gelişim evresinin izdüşümü olarak kabul edilebilir. Nitekim, onun Türkçeye ilk defa çevrilen, ikinci cildinin yayımlanacağı müjdelenen bu derlemedeki uzun öyküler ‘Madam Sourdis’, ‘Bay Chabre’ın Kabukluları’, ‘Olivier Bécaille’ın Ölümü’ ve ‘Jacques Damour’ başlıklarını taşır. Bu öykülerde, karşımıza bir ideali yaşatma yahut yaşama gayesiyle yola düşen karakterler çıkmaktadır. Ancak birçoğu yanlış yola sapar yahut değer yargılarından, ahlaki tutumlarından, zaaflarından dolayı hayatlarının seyri beklenmedik şekilde gelişir. Yazar, işte bu beklenmedik seyri çoğu zaman ironik bir üslupla, tarafsız, gerçekçi bir bakış açısıyla anlatır ki burada filizlenen gerçekçi damarın zaman zaman natüralizme kaydığı görülebilir.

Madam Sourdis, Émile Zola,
Metin Yetkin, 150 syf., Fihrist Kitap, 2023

‘MADAM SOURDIS’

Derlemeye adını veren ilk öykü ‘Madam Sourdis’e baktığımızda taşranın izole ortamında içten içe para ve şöhret arzusuyla yanıp tutuşan Adèle ile karşılaşırız. Kadın, ona bu büyülü hayatın kapısını açacağını düşündüğü kişiye, bir okulda gözetmen olarak kıt kanaat geçiren ve sefahat dünyasına battıkça batan Ferdinand’a âşık olmuştur. Ferdinand’ın yaptığı bir tablo, Parisli meşhur bir ressam, üstat olarak kabul edilen Rennequin tarafından beğenilince babasının ölümüyle iyi bir gelire sahip olan genç kadın gelecek vadeden ressamla, günümüz tabiriyle ‘mantık evliliği’ yapar. Fakat, işlerin Madam Sourdis’in hayal ettiği biçimde gerçekleşmeyeceğini öngörmek zor olmaz, zira adam bir süreliğine iyi bir koca olmanın gerekliliklerini yerine getirse de Paris’te kazandığı olağanüstü başarıyla birlikte dürtülerine yenik düşerek yeniden ‘hovarda’ bir yaşam sürmeye başlar. Üstelik sürekli sarhoştur. Madam Sourdis ise aşkına karşılık vermeyen bu adamı sadece kendisine bağlamak ve Ferdinand’ın başarılarının devam etmesini sağlayarak taşrada rutubet kokan bir odada senelerce aynı manzaraya bakarken kurduğu hayalleri genç adamın yeteneği sayesinde hayata geçirmek istemektedir. Böylece genç adama hiç kızmadan, onu suskunluğuyla küçük düşürerek psikolojik olarak tahakkümü altına alacaktır. Vicdan azabıyla tükenen Ferdinand ise her seferinde yaptıklarının altında kalmakta, aralarındaki ‘anlaşmanın’ gerekliliklerini yerine getirerek hatalarını telafi etmeye çalışmaktadır. Nitekim Madam Sourdis’in “hayranlığında ve katıksız sevgisinde kendisinin sandığı ve yaşamasını dilediği bir eser uğruna kendini feda etmeye razı gelen bir kişiliğin gönüllü verdiği haraç” varken Ferdinand için durum bambaşkadır: İçinde yaşadığı rahatlık onu uyutuyor gibidir.

Burada poetik bir tartışma da görülebilir. Zira Ferdinand çizdiği tablolarda bir üslup yakalamaya cüret ettiği için belki de hata sayılacak bir teknikle başarıyı karışmıştır. Kendisi de resim yapan Madam Sourdis ise kusursuz bir resmetme yeteneğine sahip olsa da üslupsuzdur. Ancak genç adama psikolojik oyunlarla kurduğu baskılar neticesinde artık Ferdinand’ın üslubunda ‘kadınsı’ rötuşlar görülür. Kısaca kadın sadece adamın benliğini değil üslubunu da zamanla ele geçirecektir, neticede Ferdinand o derece aciz düşer ki nihayetinde kimliğini tam anlamıyla yitirir. Öte yandan kadın da eseri olarak gördüğü adamın hayatının kendi hayatı olduğu yanılsamasıyla kimliksizleşir. Bu kimliksizleşme, kadının kendini adadığı idealini gerçekleşmeyeceği korkusundan kaynaklanır. Kısaca bir rol değişimi söz konusudur, kadın erkekleşir, erkek de kadınlaşır. Bunun bir diğer sebebi ise o dönemde kadınların yapıtlarına itibar etmeyen erkek egemen toplum yapısıdır.

‘BAY CHABRE’IN KABUKLULARI’

‘Bay Chabre’ın Kabukluları’ öyküsünde bu rol değişimi daha farklı bir biçimde işlenir. Zira yaşlı bir tahıl tüccarı olan Bay Chabre’ın karısı Estelle, Madam Sourdis’in aksine genç, güzel, onu gören her erkekte şehvet uyandırabilecek bir kadındır. Üstelik, ince zevklerden yoksun, her öyküde alaya alınan burjuva ahlakının kusursuz temsilcisi olan Bay Chabre’la evlenmiştir. Bay Chabre’ın zenginliğe kavuşup güzel bir kadınla evlendikten sonra tek ideali baba olmaktır artık, nitekim bu bir türlü gerçekleşmiyordur çünkü Bay Chabre kısırdır, doktorun öğüdü ise deniz kabukluları yemesidir.

Bu denli farklı karakterler üzerinden işlenen iki farklı öyküde ortak olan, kadın karakterlerin kocaları ve evlilikleri üzerinde kurduğu hükümranlıktır. Zira Madam Sourdis Ferdinand’ı kocasının utancını kullanarak, Estelle ise Bay Chabre’ı güzelliği ve doğurganlığıyla baskılar. Bu noktada, denizden nefret eden ve sudan korkan Bay Chabre’ın deniz banyosuna bayılan güzel karısını kaslı, çekici ve genç bir adam olan Hector’a kaptırması an meselesidir. Öyküde Bay Chabre’ın tüccar kimliğiyle, burjuva ahlakıyla alay edilmektedir (sözgelimi plaja takım elbiseyle gitmesi), hayli dindar olan ve oldukça saf ve temiz yürekli görünen, gittikleri tatil beldesinin tabiat güzellikleriyle adeta iç içe geçmiş, deyim yerindeyse ‘yabansı’ Hector ise onun antitezdir. Gerçekçi ve hayranlık uyandırıcı tabiat tasvirlerinin karşıtı olarak da şehrin kalabalığı ve gürültüsü eklenir. Estelle’in şehre duyduğu özlemin giderek azalması zaten pek de sevmediği kocası Bay Chabre’dan uzaklaşmasıdır aslında. Başka bir deyişle genç kadın burjuva kocasından, burjuva hayatından, topyekûn burjuvaziden ve metropolden kaçarak tabiata, bakir hayata kaçmaktadır:

Estelle’in en büyük neşe kaynakları sürü halinde istedikleri gibi gezen kazlar ve domuzlardı. İlk zamanlarda kaba saba davranan, küçük toynaklarından çamur birikintileri akan domuzlardan hayli korkmuştu çünkü onlara çarparak yere düşmekten korkuyordu; karınları çamurdan siyah, burunları kir içinde toprakta homurdanan bu hayvanlar oldukça pislerdi. Ancak Hector onların dünyanın en iyi çocukları olduğuna onu temin etmişti. Şimdiyse onların yal zamanında telaşlı koşuşturmacalarıyla eğleniyor, yağmur yağmışsa yeni bir balo elbisesini andıran pembe ipekten giysilerin hayranlık duyuyordu. (syf. 63)

‘OLIVIER BÉCAILLE’IN ÖLÜMÜ’

‘Olivier Bécaille’ın Ölümü’ yine benzer temaları barındıran oldukça ilginç bir öyküdür çünkü katalepsi nöbeti geçiren, yani kısa süreliğine bitkisel hayatta kalarak ölü sanılan ve neticesinde diri diri gömülen fakat bütün bunlar olurken zihni her daim çalışan bir kahramanı konu edinir. Zola’nın, tabutun içindeyken hareket kabiliyetini yeniden kazanan adama dair yaptığı psikolojik tahliller öyküde çokça yer kaplar. Üstelik, adamın bu kısmi ölümden kurtulmak için gösterdiği inanılmaz çabayı birinci ağızdan anbean aktarması öyküyü ilgi çekici kılan birincil unsurdur. Kısmi ölü Olivier Bécaille’ın katalepsi anında etrafında olan biten her şeyin farkında olması, gömülmeden önce ve sonra kendi hayatı üzerine düşündükleri öyküye farklı bir boyut katar. Olivier Bécaille da tıpkı Bay Chabre gibi kendinden oldukça genç bir kadınla evlenmiştir, üstelik karısına layık bir koca olmadığını içten içe bilerek yaşamaktadır aslında.

Bu öyküde de Bay Chabre örneğinde olduğu gibi sahip olduklarına kendilerini layık görmedikleri için noksanlarını farklı şekillerde kapatmaya çalışan bir erkek figürü görürüz. Öyle ki Zola, onların bu durumlarını doğrudan eleştirmek yerine alay yoluyla aktarır. Düştükleri gülünç durumlar gözler önüne serilmektedir. Nitekim bu metinde, birinci tekil kişi anlatımının tüm imkânlarından faydalanır. Zaten, Olivier Bécaille’ın öykünün sonlarına doğru kendine yaptığı itiraf bunu doğrular niteliktedir:

Aslında pek zayıftım, Marguerite ile evlenmek gibi tuhaf bir fikre kapılmıştım. Onun Guéerande’da ne kadar sıkıldığını, karamsar ve bitkin hayatını anımsıyordum. Sevgili karım iyi davranıyordu. Ama hiçbir zaman âşık olduğu adam olmamıştım, bir ağabey için gözyaşı dökmüştü. (syf. 106)

‘JACQUES DAMOUR’

‘Jacques Damour’ daha farklı bir çizgi üzerinde ilerler. İlkin politik olarak karmaşık bir dönem söz konusudur: Savaş, komün, ulusal muhafızlar… Kolay manipüle edilen sıradan bir işçidir Jacques Damour. Güzel bir karısı, iki çocuğu olan bu karınca kararınca geçinen adam ve oğlu, komşuları Berru’nün politik kışkırtmalarına kolaylıkla kapılır. Bu yüzden oğlunu kaybeden adam kendini silahlı bir çatışmanın ortasında bulacaktır. Tek kurşun sıkmadığı halde kendini direniş güçlerinin yılmaz bir neferi gibi göstererek Avustralya’ya sürülür. Birtakım maceraların ardından nihayet memleketine döndüğünde umduğu hayatla karşılaşmaz. Ailesi dağılmış, onun öldüğünü sanan karısı bir burjuvayla evlenmiştir artık

Adam ölmediği üzere yasal olarak kocası olduğunu beyan edebilir. Berru bu durumu ve Damour’un içki zaafını kullanarak burjuva çiftten para koparma peşindedir. Bu öyküde Berru üzerinden politik eleştiri yapılır. Çok iyi bir hatiptir Berru fakat elini hiçbir zaman taşın altına koymadan yükselecektir. İlginçtir ki Damour, sevgililerinin lütuflarıyla lüks bir yaşam süren kızını yine Berru sayesinde bulduğu zaman üçlü, kocasının ölüm haberini alınca uzun bir bekleyişten sonra başka bir adamla evlenip kendisine yeni bir hayat kuran anneyi (Félice) hedef tahtasına koyar:

Annemin kötü yolda gittiğini görünce, zavallı abimin portresini onda bırakmak istemedim. Bir akşam onu arakladım… Bu senin için baba. Onu sana veriyorum. (syf. 138)

Dolayısıyla burada ahlak, yozlaşma gibi kavramların birer temsilden ibaret olduklarını sezeriz. Toplumsal yapı daha on dokuzuncu yüzyılda varlıkların asılları ile değil temsilleri üzerinden şekillenmektedir. Öte yandan aynı yüzyılın kadın hareketlerinin şekillenmeye başladığı devir olduğunu eklemeli. Bu dönemde kadınlar pasif bir direniş sergilemektedir:

Félice onu durdurmaya çalışmıyordu artık. Bütün bu tantananın sonunu bilen kadın öngörüsüyle bekliyordu. (syf. 111)

Ancak, son tahlilde ciddi bir eleştiri de vardır. Burjuva sınıfının dışındaki erkeklerin mücadele etmek yerine aylaklığa alışmaları. Oğlunun intikamını almak için her gün yemin eden Damour asla katillerle çatışamaz. Eski günleri hatırlayarak bir an için eski kocasına meyleden Félice’in gönlünü kazanmak için düzgün bir iş bulup hayatını düzene koymak yerine sarhoş olup olay çıkarmaktan, hakaret ve tehdit savurmaktan öteye gitmez. Neticede kızının parasıyla Berru ile birlikte hiç çalışmadan rahat ve aylak bir yaşam sürer. Her gece sarhoş olup aynı yeminleri tekrarlamaktan öteye geçmez. Bécaille da aynı şekilde, iyileştikten sonra uzun zaman sonra aylak aylak dolanarak düşünür ve gezinir. Karısının karşısına çıkmaya cesaret edemez. Ancak her şeyi anlattıktan sonra bir ölü olarak yaşamayı tercih eder. Tıpkı Damour gibi! O da hayati kaydını düzeltmeden resmi olarak ölü şeklinde yaşamaktadır… Kısaca, burjuvazinin zaferi diğer sınıfların aylaklığıyla ve yozlaşmasıyla da ilintilidir. Böylelikle Zola, işçi sınıfı güzellemesi yapmadan tam bir toplumsal manzara sunar okura.

‘BİR AŞK EVLİLİĞİ’ VE ‘KOCA MICHU’

Kitaptaki diğer iki öykü, ‘Bir Aşk Evliliği’ ve ‘Koca Michu’ ise oldukça kısa öykülerdir. ‘Bir Aşk Evliliği’nde iki sevgilinin, kadının kocasını öldürerek mutlu olacaklarını sanmaları anlatılır. Ancak aralarına ölü ve ölünün sanrısı girmiştir artık. Birlikte oldukları her saniye şiddeti giderek artan bir işkenceye dönüşmektedir. Öyle ki suç ortaklıkları yüzünden birbirleriyle kenetlenmek bir yana; zamanla her boşluktan, hatta birbirlerinden dehşete düşmeye varana dek korkmaya başlarlar. Artık tek çözüm birbirlerini öldürmektir.

‘Koca Michu’ ise bir yemekhane isyanını konu alır. Yaşı büyük olduğundan, diğer öğrencilerin iki katı olan taşralı Michu her gün verilen ‘iğrenç’ yemeklere karşı isyanın bir anda elebaşı olur. Michu’nun isyanın yüzü yapılması, ardından yalnız bırakılışı anlatılır. Bu iki kısa öyküde mesajı doğrudan vermiştir yazar. Neticede bu yalnız bırakılış içindeki adalet tutkusunu söndürecek, o da çiftçilikle ömrünü geçirecektir. Toplumsal adalet yine yerini bulmaz. Bu iki öykünün diğerleri arasında en erken tarihli olduklarını eklemeli.

Böylelikle otuz beş yıllık bir zaman diliminde Zola’nın üslubunun, yazınsal izleğinin gelişimine tanıklık etmiş oluruz. Öte yandan, yer ve zaman ekseninde karakterlerin de dönüşümleri söz konusudur. Zola’nın giderek daha ayrıntı odaklı bir üsluba, hatta nesnel bir bakışa sahip olduğunu söylemek mümkün olur. Bu anlamda, Türkiye okurunun ilk defa buluştuğu bu derleme gerek öykülerin çok katmanlı yapısı gerekse Zola’nın poetik izleğini okura sunması bakımından önem taşır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir