Beslenmenin tarihi: Eski Roma’da tarım

Ali Güveloğlu*

Tarlalarının yakınında yerleşik hayata geçmek konforlu gelmiş olacak ki iki bin yıl içinde bilinen dünyanın büyük çoğunluğu bu tür bir yaşam ve üretim biçimini benimsemişti. Romalılar önce İtalya’yı ardından tüm Akdeniz coğrafyasını kontrolü altına aldığında insanlık, tarım kültürünü başlatalı en azından 7 bin yıl olmuştu.

Eski Roma’da tarım faaliyetlerinin yürütüldüğü araziyi üç farklı evrede görüyoruz. İlkin kuruluş döneminde seçkin ailelere eşit miktarda verilen veya zorla elde ettikleri municipium adlı arazilerle bir nevi kişisel mülkiyet oluşturuyordu. Cumhuriyet dönemiyle birlikte mülkiyet biçimi dominium adını aldı; artık toprak sahibi kökten sahiplik iddiasında bulunamıyor, sadece işlediği topraklarda hakim olduğu iddiasını sürdürüyordu. MÖ 3. yüzyıldan itibaren Romalılar önce İtalya’nın tamamını ardından da Sicilya, Korsika, Kuzey Afrika, Makedonya ve MÖ 133-129 arasında Batı Anadolu topraklarını ele geçirmeye başladılar. Her şeye uygun bir isim bulma konusunda mahir olan Romalılar deniz aşırı ülkelerde ele geçirdikleri tarım arazilerini proprietas olarak adlandırdılar. Bu ismi türetirken provincia teriminden yararlandılar.

ARAZİ-MÜLKİYET KAVRAMLARI

Provincia’yı biz eyalet olarak adlandırsak da ilk ortaya çıktığı dönemde “bir komutana deniz aşırı toprakları ele geçirmesi için sınırlı bir süre ve alan için geçerli olan emretme yetkisi” anlamına geliyordu. MÖ 1. yüzyılın son çeyreğinde yönetimin cumhuriyetten imparatorluğa dönüşmesiyle birlikte diğer pek çok şey gibi arazi–mülkiyet kavramlarında da değişiklik yaşandı. Artık kişiler ellerinde bulundurdukları topraklar üzerinde mülkiyet iddiasından çok hükümdarlık iddiasını yürütüyordu; tarım yapılan arazi devlete aitti ve adı ‘ager publicus’ idi. Özel mülkiyetteki arazi ‘ager privatus’ olarak adlandırılmıştı, bu tür arazide yapılan tarım başlarda küçük çaplı olduğundan ya bölgesel kalıyor ya da kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılıyordu. ‘Ager privatus’un sakıncalı yanlarından birisi satışının mümkün olmasıydı. İmparatorluk dönemi zenginleri bu açık kapıyı bir fırsata çevirmiş ve küçük çiftlikleri tek elde toplayarak dev arazilere sahip olmuştu. Bu sayede arazinin üzerindeki devlet kontrolünü kısıtlayarak ‘latifundium’ adlı çiftliklerde üretim yaptılar.

Aslına bakılırsa bu sorunu ilk fark edip çözüm bulmaya çalışan kişi Tiberius Sempronius Gracchus olmuştur. MÖ 133 yılında halk temsilcisi olarak seçilirken kişilerin elinde bulundurabileceği arazi miktarını 500 iugara (yaklaşık 125 hektar) ile sınırlandırma sözü veren Graccus’un amacı bu miktarı aşan araziye el koyup onu bir aileye yetecek boyutlara bölüp yoksul köylülere dağıtmaktı. Başlarda yoksul halk tarafından hoş karşılanan bu girişim yasa teklifini oylayacak senatörler tarafından engellenmeye çalışıldı; çünkü büyük arazi sahiplerinin çoğu onlar arasında yer alıyordu. Gracchus ilk yılında küçük bazı başarılar elde ettiyse de asıl amacına ulaşamadan MÖ 132’de yeniden temsilci seçilmeye çalışırken zengin toprak sahiplerinin kışkırtması sonucunda öldürüldü.

Gracchus Kardeşler.

Ondan on yıl sonra MÖ 123’te bu kez küçük kardeşi Gaius Sempronius Gracchus aynı vaatlerle ortaya çıkıp aynı mevkiyi ele geçirdi; kaderi ve sonucu da ağabeyininkinden farklı olmadı. İki kardeşin toprak reformu vaatleri sırasında küçük çaplı kazanımlar ve bir miktar da toprak elde etmeyi başarmış olan küçük bir grup daha MS 1. yüzyılın ilk çeyreği dolmadan ellerindeki toprakları ve imtiyazları kaybettiler. Böylece latifundialar artık Roma tarım tarihinin resmi birer parçası olmaya başladı.

AGER PUBLİCUS VE LATİFUNDİUM

Artık MS 2. yüzyıla gelindiğinde Romalıların ‘ager publicus’ ve ‘latifundium’ adlı iki farklı tür arazide, kendi dönemleri için konvansiyonel denilebilecek boyutta tarımsal üretim yaptıklarını biliyoruz. İsimleri ve statüleri farklı olmasına karşın her ikisinde de üretim süreçleri köle gücüne dayalıydı. Romalılar bu topraklarda ilk olarak arpa, buğday ve akdarı üretiyorlardı. Bunlardan başka en çok üretilen sebzeler arasında soğan, pırasa ve lahana yer alıyordu. Plinius’tan öğrendiğimize göre İtalya’nın kuzey bölgeleri üzüm üretiminde daha revaçta iken güneyde elma, armut, erik gibi ağaçlarda yetişen meyveler üretiyordu. Zeytin yarımadanın en önemli tarımsal ürünüydü, çünkü ürün hasadından sonra endüstriyel bir boyuta taşınıyor ve zeytinyağına dönüştürülüyordu. Tarımla birlikte hayvancılığın gelişmesi beklendiği gibi oldu. Adını Herkül’ün kaybettiği danası Vitilius’tan alan, İtalya yarımadasında en çok yetiştirilen dört bacaklı hayvan sığır oldu, onu koyun ve domuz takip etti. Çiftliklerin yakınlarında bulunan ahırlarda yetiştirilen hayvanlardan köleler sorumluydu. Cato ve Columella arazinin ne şekilde işlenmesi gerektiğini ayrıntılı olarak anlatmışlardı, daha güçlü erkek köleler ağır işlerde çalıştırılmalı, güçsüzler, kadınlar ve çocuklar toprak çapalama, çürük meyveleri ayıklama ya da ambar ile tarla arasında yük taşıma işlerine koşulmalıydı. Üretimi koruma ve sürdürme amacı güden bu tür çiftliklerde hasta kölelerin bulundurulması bile hoş karşılanmıyordu, bunlar hem iyileştirme masrafı çıkarıyor hem de hastalığı diğer kölelere bulaştırma riski taşıyordu, o halde derhal satılmalıydılar Cato’ya göre.

Roma Dönemi hasat makinesi Gallic Vallus.

SU KEMERLERİ

Roma’da saban, kürek, kazma, bel, dirgen gibi basit el aletlerinin yanı sıra hasat sırasında işi kolaylaştıran dönemine göre gelişmiş aletler de bulunuyordu. Bunlar günümüzün biçer döverlerinin atası gibi iş görürken bir hayvan tarafından sürülüyor ve bir insan tarafından kullanılıyordu. Teknik olarak ön tarafa takılan orakların kestiği buğday sapları ile birlikte aletin ön tarafında bulunan hazneye birikiyordu. Gallic Vallus olarak da adlandırılan bu ilkel alet Romalıların işini epeyce kolaylaştırmış olmalı. Ancak Roma tarımına en çok hizmet eden teknolojik buluş su kemerleriydi, şehirlere uzak su kaynaklarından taze ve devamlı su sağlamak amacıyla inşa edilen su kemerleri arazilerin verimini artırmaya da yardımcı oldu. Bu sayede daha iyi sulanan arazilerden daha çok verim elde edildi. Sulamayla birlikte doğal gübrelemeden de haberdar olan Romalı çiftçi ürününün kalitesini ve miktarını artırmak amacıyla her yolu denedi diyebiliriz.

İtalya toprakları her zaman güllük gülistanlık değildi; bir kere kendi güvenliğini sağlamak zorundaydı. Çünkü gece yarısı baskınıyla hemen her zaman çiftliğiniz yağmalanabilirdi ancak biz daha büyük tehlikelerden söz edeceğiz. Mesela MÖ 4. yüzyılın ilk çeyreğinde Roma’yı kuşatıp ağır bir yenilgiye uğratan Galler saldırıları sırasında çevre köylere ağır zararlar verilirken, köylüler topraklarını bırakıp kaçmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık 150 yıl sonra Orta İtalya köylüsü bu sefer daha büyük ve daha uzun süren bir tehditle karşı karşıya geldi. MÖ 218-201 arasında Kartacalı komutan Hannibal’in İtalya’da yürüttüğü kovalamaca ve savaşlar Roma’nın tarım kültürüne ciddi anlamda zarar vermişti, bu savaşlar sırasında Orta İtalya’da yerleşik tarımla uğraşan köylü sınıfı can güvenliğini sağlamak için korunaklı şehirlere yerleşti. Savaşlar kısa sürse de etkileri büyük oldu, toprağı terk eden köylüyü bir kez daha toprakla bütünleştirmeye daha çok vardı. Nihayet MÖ 146’da Kartaca tehlikesi bertaraf edildi ancak çok geçmeden MÖ I. yüzyıla damgasını vuran iç savaşlar patlak verdi. Bu sırada Roma, özellikle buğday temininde neredeyse tamamen dışa bağımlı hale geldi. Topraklar terk edildiği gibi çiftçilik geleneği de kesintiye uğramış, yeni gelen birkaç neslin atadan kalma bilgi birikimiyle bağlantısı kesilmişti.

Romalıların tarım kültürüne dair yazılı eserleri ilk olarak Kartacalı Mago’nun kendi dilinde kaleme aldığı düşünülen ‘Rusticatio’ adlı eserine dayanır, eser günümüze ulaşmadıysa da uzmanlar Romalı yazarları etkilediği yönünde hemfikirler. Akıllı bir imparator olan Augustus MÖ 27’de yönetimin başına geçerken bu kesintinin farkındaydı. Onun teşvikleriyle başlatılan bir devinimle Columella, Varro ve Plinius’un eserleri Romalı köylünün yeniden toprakla bağ kurmasını sağladı. Eski bilgiler yeniden hatırlandı ve İtalya köylüsü yeniden tarım yapmaya başladı. Roma devleti emri altındaki ‘ager publicus’un miktarını biliyor, bu araziden ne kadar tahıl üretileceğini öngörüyor, bu miktar üzerinden alacağı vergiyi hesaplıyor ve gereksinimlerini düzenleyebiliyordu. Hatta bu araziden çıkan tahılla ne kadar asker besleyebileceğini ve halkı doyurabilmek için daha ne kadarına ihtiyacı olduğunu da biliyordu.

MS 3. yüzyıldan itibaren işlerin Roma aleyhine yol aldığını söylemek yanlış olmaz. Önce Mezopotamya ve Balkanlar sonra Güneydoğu Avrupa ve Afrika toprakları birer birer kaybedildi, ardından İtalya ve Roma da kaybedildi. Böylece 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu yıkıldı, yerine Germen kabile şeflerinden Odoakr tarafından İtalya Krallığı kuruldu. Böylece bin yıldan uzun süredir aralıksız olarak devam ettirilen gelenekler birdenbire kesintiye uğradı. Germenler şarap yerine bira içtikleri için Romalıların engin üzüm bağları sahipsiz kaldı, bira yapmak için gerekli arpayı ya yağma yaparak ele geçiriyor ya da kölelerine yetiştirtiyorlardı. Ekmek tercihleri de buğday yerine arpaya yönelmişti, hayvancılık tarımsal üretimden daha değerliydi. Bu nedenle vergi toprak üzerinden değil hayvan sayısına göre toplanmaya başlandı, çoğunluğu kölelerden oluşan çiftçiler domuzlarını beslemek için ormandan meşe palamudu toplamaya başladı. Böylece vergi hesaplamaları arazi ölçüsüne göre değil ormandan toplanan yemişe göre hesaplanmaya başlandı. Tarımsal üretim hesaplamaları bir kenara bırakıldı, Odoakr krallığında tarımsal ürün elde etmenin yolu sefere çıkmak olmuştu.

*Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*